Türk milletinin işgale karşı gösterdiği destansı direnişin ve bağımsızlık iradesinin simgesi olan İstiklal Marşı, 12 Mart 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından milli marş olarak kabul edilmesinin 105. yılını doldurdu. Kurtuluş Savaşı’nın en zorlu günlerinde halkın ve ordunun moralini yükseltmek amacıyla kaleme alınan marş, bugün de vatan sevgisi ve özgürlük kararlılığının en güçlü ifadesi olarak kalplerde yerini koruyor.
Para ödülünü reddeden “Vatan Şairi”nin ölümsüz eseri
Milli marş ihtiyacını karşılamak üzere 1920 yılında açılan yarışmaya, başlangıçta konulan para ödülü nedeniyle katılmayan Mehmet Âkif Ersoy, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ricası üzerine kalemini kağıda döktü. Ankara’daki Taceddin Dergâhı’nda, adeta bir iman tazelemesiyle yazılan şiir, 1 Mart 1921’de Meclis kürsüsünden okunduğunda milletvekilleri tarafından dakikalarca ayakta alkışlandı. Âkif, kazandığı ödülü ise “Ben bu marşı milletim için yazdım” diyerek Darülmesai adlı vakfa bağışladı.
“Safahat’a almadı çünkü o milletin eseriydi”
Mehmet Âkif Ersoy, İstiklal Marşı’nı hiçbir zaman şahsi bir başarısı olarak görmedi. Bu yüzden ölümsüz eseri Safahat adlı kitabına dahil etmedi ve “O benim değil, milletimindir” diyerek Türk milletine armağan etti. Şairin, o günlerin karanlık ve zorlu atmosferini hatırlatarak söylediği “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” sözü, bugün 105. yıl kutlamalarında bağımsızlığın kıymetini anlatan en derin miras olarak hatırlanıyor.
Osman Zeki Üngör’ün bestesiyle nesilden nesile
1921 yılında kabul edilen metin, bir süre farklı bölgelerde farklı bestelerle okundu. 1930 yılına gelindiğinde ise Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası şefi Osman Zeki Üngör tarafından hazırlanan beste, İstiklal Marşı’nın resmi bestesi olarak tescillendi. O günden bu yana okullarda, törenlerde ve milli gurur anlarında tek yürek halinde okunan marş, 105 yıldır Türk bayrağı ile birlikte göklerde yankılanmaya devam ediyor.
